Au hasard Balthazar

Au hasard Balthazar film karesi

Bazı filmler anlatmaz; sadece olur. Robert Bresson’un Au hasard Balthazar’ı, bu sessizliğin en uç örneklerinden biridir. Film, bir eşeğin hayatını izletir; fakat izleyiciyi bir hayvan hikâyesine değil, insan ahlakının çöküşüne bakmaya zorlar. Bresson burada insanı merkezden çeker, dili azaltır, dramatik olanı budar ve geriye yalnızca bir soru bırakır: Masumiyet bu dünyada nasıl var olabilir?

Filmin omurgasını oluşturan düşünce, tek bir cümlede kristalize edilebilir:

İnsan dünyası ahlaken bozulmuştur; masumiyet bu dünyada ancak acı çekerek var olabilir.

Bu cümle filmde söylenmez. Ama Balthazar’ın bedeninde, bakışlarında, yük taşıyan adımlarında sürekli yeniden yazılır. Eşek konuşmaz, itiraz etmez, hesap yapmaz. Tam da bu yüzden ahlaki bir figüre dönüşür. İnsanlar ise konuşur, gerekçeler üretir, susar, geri çekilir. Film boyunca iyilik vardır; fakat etkisizdir. Kötülük vardır; fakat kararlıdır. Ve çoğunluk, her zaman olduğu gibi, görüp susar.

Filmin merkezinde yer alan Balthazar, klasik anlamda bir “karakter” değildir. O konuşmaz, seçim yapmaz, itiraz etmez. Tam da bu yüzden evrenseldir. Balthazar, masumiyetin saf hâlidir: ne ahlaki bir iddiası ne de kendini savunma kapasitesi vardır. Film boyunca farklı insanların eline düşer; her yeni sahip, aslında kendi ahlaki konumunu açığa çıkarır. Böylece Bresson, insanları sözleriyle değil, güçsüz olana nasıl davrandıklarıyla tanımlar.

Bu bağlamda filmdeki insanlar birey olmaktan çok ahlaki tipler olarak kurgulanmıştır. Marie, insan dünyasındaki masumiyetin karşılığıdır: iyi niyetli, kırılgan ve savunmasızdır. Ancak masumiyet, bu dünyada koruyucu bir zırh değildir. Marie’nin trajedisi, kötülüğü seçmesi değil; kötülükle iyilik arasındaki farkı ayırt edecek güce sahip olmamasıdır. Onun Gérard’a yönelimi bir ahlaki sapma değil, psikolojik bir sığınmadır. Güç, kararlılık ve baskı; sevgiyle karıştırılır. Bresson burada sert ama gerçekçi bir tespitte bulunur: Masumiyet, güce çekilir; çünkü hayatta kalmak ister.

Filmdeki kalabalıklar, tüccarlar ve köylüler ise toplumun kendisini temsil eder. Görürler, bilirler, ama susarlar. Bresson’un belki de en sert yargısı burada gizlidir: kötülük yalnızca zalimlerle değil, seyircilerle ayakta durur. Kayıtsızlık, ahlaki bir boşluk değil, aktif bir suç ortaklığıdır.

Bu noktada Nietzsche’nin ahlak eleştirisi, Bresson’un kamerasıyla sessiz bir diyaloga girer. Nietzsche’ye göre geleneksel ahlak, dünyayı olduğundan daha adil göstermeye çalışan bir yanılsamadır. Dünya, iyi niyete göre işlemez; iradeye, güce ve kararlılığa göre işler. Au hasard Balthazar’ın dünyası da tam olarak böyledir. Masumiyet, kendini savunmadığı için değil; savunamayacak kadar saf olduğu için ezilir. Acı, burada arındırıcı değildir. Yücelten bir anlam taşımaz. Sadece vardır.

“Güçlü kuşların küçük kuşları kapıp götürmesine kimse şaşırmaz. Ama küçük kuşlar şöyle dediklerinde: ‘Bu yırtıcı kuşlar kötüdür; biz ise, yırtıcı olmayanlar, yani zayıflar, iyi olanlarız’, işte o zaman gülüyorum. Çünkü yırtıcı kuşların pençeleri olmadığı için kendilerini ‘iyi’ sananlara gülmemek elde değildir.”
— Friedrich Nietzsche, Ahlâkın Soykütüğü Üzerine, I. İnceleme, §13

Filmdeki karakterlerin hiçbiri “tam iyi” değildir. Çünkü Bresson böyle bir figürün dünyaya ait olmadığına inanır. Jacques’ın eylemsiz iyiliği, babanın ilkesel ama güçsüz ahlakı, annenin içine çekilmiş merhameti… Hepsi iyi niyetlidir, ama hiçbirinin iyiliği masumiyeti korumaya yetmez. Nietzsche’nin eleştirdiği ahlak tam da budur: Sonuç üretmeyen, bedel ödemeyen, risk almayan bir iyilik.

Filmin en sarsıcı anlarından biri, Balthazar’ın bir sirk filine bakışıyla gelir. İki hayvan, zincirli ve sessiz, göz göze gelir. Bu karşılaşma bir anlam taşımaz; anlamdan önce gelir. İnsan yoktur. Dil yoktur. Yorum yoktur. Sadece ortak bir kaderin çıplaklığı vardır. Bu an, insan merkezli ahlakın tamamen askıya alındığı andır. Nietzsche’nin insanın kendini evrenin merkezi sanmasına yönelttiği eleştiri, burada sinemasal bir karşılık bulur.

Tam da bu noktada şiir susar. Ya da geri çekilir.


İzzet Yaşar, Asla Yazamayacaksın O şiiri


şiirinde asla yapamayacaksın
bresson'un filminde yaptığını
evinden kaçmış bir yük eşeğiyle
bir sirk filinin göz göze gelişini

asla anlatamayacaksın
dört ayaklıların ulaşılmaz kaderine
yaklaşamayacaksın bile

bakışları bakışlarla örülmüş
zamansız tuz rahibeleri

hayallerinin dışında var olabilselerdi
belki dalgınlık anlarında söyleyebilirlerdi
böyle imkânsız bir şiiri
böyle insansız bir şiiri

üzgünüm ne kadar
ıslak burunlular
kuyruklular ve kanatlılar
yüzgeçliler ve kabuklular

bilmem ne dersin turgut uyar

şiir varsa var
ama bu kadar var


Şiirin “asla anlatamayacaksın” dediği şey, Bresson’un yaptığıdır. Çünkü burada anlatı yoktur; yalnızca varoluş vardır. Dilin ulaşamadığı bir alan. Nietzsche’nin deyişiyle, acıya anlam yüklemeden ona bakabilme cesareti. Bresson, izleyiciyi rahatlatmaz. Teselli etmez. Adalet dağıtmaz. Sadece gösterir.

Au hasard Balthazar, şiirde de bahsedilen, masumiyetin temsili farklı hayvanların bakışma sahnesi.
Şiirde de bahsedilen, masumiyetin temsili farklı hayvanların bakışma sahnesi. Filmin en kısa ancak en etkili sahnelerindendir. Fil ve Balthazar'ın bakışmaları, iki saf masumiyet temsili kader ortağının kısa selamlaşması gibidir.

Balthazar filmin sonunda ölür. Ama kirlenmez. İnsanlar yaşar; ama ahlaken çöker. Bu yüzden film bir umutsuzluk anlatısı değildir. Daha kötüsü: Bir teşhistir. Dünyanın adil olmadığını değil, adalet fikrinin bizi nasıl rahatlattığını gösterir.

Au hasard Balthazar, masumiyetin neden bu dünyaya ait olmadığını anlatmaz. Onu, sessizce bize bırakır. Ve belki de bu yüzden, film bittiğinde geriye bir hikâye değil, rahatsız edici bir farkındalık kalır.